12 Şubat 2016 Cuma

7.Gün Roma&Migren

(Aslında Roma gezisi 6.  Napoli 7.gündü..Ama baş ağrımın etkisiyle sanırım bu kısmı atlamışım..Sonradan farkettim ki, buralarda bir yerlerde bir de Roma gezisi vardı..Geç de olsa hatırlayabildiklerim :)   )
Montecatini’deki otelden Roma’ya doğru hareket etmek için ayrıldık.Tatil boyunca her sabah baş ağrısı ile uyanıyordum.Kahvaltıda çay içip bir de ilaç alınca birşeyim kalmıyordu.O gün otobüste biraz arka koltuğa oturdum, başımın ağrısına mide bulantısı da hafiften eklenmeye başladı.Koltukların arasından karşıya bakmaya zorladım ama artık çok geçti...Gelen şeyin adı migren nöbeti..Önümü görmem gerektiği ve ön koltuklar da dolu olduğu için ,muavin koltuğundaki arkadaş sağolsun bana yerini verdi. İnanılmaz güneş vuruyordu ve trafik çok kalabalıktı.İlerde kaza olmuştu ve otobüs milim milim ilerliyordu...Ağrıdan başımı ellerimin arasına alıyorum, gözümü kapatsam önümü göremediğim için midem bulanıyor,açsam güneş ışığından başımın ağrısı şiddetleniyor.Öyle berbat bir haldir ki migren nöbeti, acıdan başka bir şey hissetmezsin..Her yer,her şey karanlık,ve seni rehin alan, çaresiz bırakan bir ağrı...Şoförümüz pencereyi açtı..Kafamı geri yasladım ,ellerimi  alnıma  koydum ve gözlerimden sessizce yaşlar boşandı...Yan taraftan geçen arabalardan bir tane şoför su  uzatıyor..’’Madam iyi misiniz’’ diye soruyordu.. Bu durum biraz gülümsetti ..Tabi bir diğer gülümseten unsur  da başka birinden duyduğum‘’ you are crying very beautiful’’ cümlesi oldu.İtalyan erkeleri çok rahat jest yapıyorlar....İlaç yavaş yavaş etkisini gösterdi, ağrı yavaş yavaş uzaklaştı ama giderken adeta yanında tüm yaşam enerjimi de götürdü...

Collesium
Roma’ya varmadan durduğumuz dinlenme tesisinde,biraz daha kendime gelsem de Roma’ yorgun ve bitkin vaziyette vardım.İlk önce  Collesium a gittik..Türkçe okunuşuyla Kolezyum , Roma döneminden kalma gladyatör dövüşlerinin, çeşitli gösterilerin yapıldığı büyük bir Arena. .
Ayrıca  5 sentin arkasında da resmi var,bu gereksiz bilgiyi de belki bulmacada falan çıkar diye veriyorum.                               J Collesiumda da bir kaç mütebessim  fotoğraf çekinip (gülecek halim kalmadı malum), Roma’nın ünlü anıtlarından olan Vittorio Emanuele II Abidesinin olduğu, şehrin hareketli meydanlarından Piazza Venezia’a (Venedik Meydanı)na ilerliyoruz. Otobüsümüzle  rehberimizin anlattıkları eşliğinde bu meydanın çevresinde bir kaç tur attık.  Bu anıt, Sacconi tarafından Birleşmiş İtalya Krallığı’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuele için 19.yy da yapılmış...
Beni bu kısmı çok da ilgilendirmedi, ilginç gelen kısmı bu anıtın yapıldığı yerde Roma’ya ait binlerce yıllık tapınak ve bir çok tarihi yapının olması...Benim bu geziden öğrendiğim, Hristiyanların Roma İmparatorluğunun izlerini silmek için çok çabaladıkları ve pek de Romalılardan haz etmedikleri oldu..Daha sonra şu an hatırlayamadığım bir kaç tarihi mekan ve silinen Roma  dönemi izlerinin olduğu mekanlardan sonra, bir kaç km uzunluğundaki Cumhurbaşkanılığı sarayının arkasından geçtik. 
Otobüsümüzden uygun bir yerde indikten sonra Trevi yani sadece Türklerin kullandığı ismiyle Aşk Çeşmesine doğru dar ve tarihi sokaklardan geçtik.

Trevi
 Burası diğer İtalyan şehirlerine göre daha modern ve kalabalıktı ve  artık eski ve kalabalık  sokaklar şaşırtmıyor ve kareleme ihtiyacı uyandırmıyordu...Çeşmeye  geldiğimizde muazzam kalabalıktan bizim Aşk Çeşmesi görülmüyordu doğrusu. Aslında çeşmenin adının anlamı üç yol ağzı demekmiş, üç yolun ortasında olduğu için bu adı almış. Doksanlı yıllarda Türkiye'de gösterime giren bir filmin adını bizimkiler Aşk Çeşmesi diye çevirince , öyle kalmış..Çeşme  8.yy da yapılmış, yine Roma dönemi   heykelleri  bolca mevcut. O filmden ve fotoğraflarından  bildiğim bu çeşme,  beklentimden  çok küçük geldi..Ben geniş bir alanda, etkileyici ve ferah bir çeşme bekliyordum. Zaten çevresi de çok kalabalıktı ve çeşme bir sürü binanın arasına sıkışmış kalmıştı.Biz para da atmayı düşünmediğimizden çevresinde biraz dolandık. 
Fontana Della Barcacci



Oradan Fontana della Barcaccia adlı kayık şeklinde bir çeşmenin olduğu , ünlü alışveriş meydanına ilerledik. Rehberimiz ve ekiple buluşma saatini kararlaştırıp burada ayrıldık..Bu çeşmenin kenarına oturup, termosumu çıkardım ve güvercinlerle ekmeğimi paylaşıp suyun dinlendiriciliğinde çevreyi seyrettim..Çeşmenin arkasında meşhur İspanyol Merdivenleri var..İspanyol konsolosluğu orada olduğu için bu adı almış olan merdivenler ,sadece üst taraftaki kiliseye insanlar ulaşsın diye yapılmış bildiğin düz basamaklardan oluşuyor..Neden bu kadar ünlü , pek de anlam veremedim doğrusu.
ispanyol merdivenleri
Oturduğum yerden bol mağazalı sokakları, yabancı turistleri, alışveriş yapan insanları da seyrederek çayımı yudumladım..Daha sonra arkadaşımla biraz merdivenlere çıktık, biraz da ara sokaklara daldık. Bir kaç mağazaya girdik ama saçma derecede pahalıydı  .Hala enerjim azdı ve gezmek de içimden gelmiyordu..Arkadaşıma 'keşke KİKO görsek', orda  biraz bakınırız 'demiştim ki KİKO karşımda...İtalyan kozmetik firması bana birden enerji verdi..Oradan biraz alışveriş yaptıktan ve yorgunluğumuzu attıktan sonra  ünlü Novana meydanında ekibimizle buluşup Vatikan ‘ a yol aldık...
Vatikan

8 Şubat 2016 Pazartesi

1.GÜN MİLANO


Skala Meydanı
Dom Kilisesi
Italya gezimizin ilk durağı olan Milanoya gitmek için Türk Hava Yolları ile seyahat etmenin önemine değinmeden gecemiycem.Çünkü saatler sürecek açlık öncesi, THY nın leziz ve doyurucu menüsü ilaç gibi geldi. Üzerine  ıcilen çay da bir haftalık avrupa öncesi, son kez evimizde hissettirdi.Uçakta ikramı önemsiyorum.Saatler süren bekleyişten sonra, yanına bir bardak bile sıvı alamamış olmanın ve yolculuğun stresinden sonra bir nebze rahatlama oluyor..Bu kısmı bu kadar uzun tutmamın sebebi ise Milano sokaklarında gezerken önemini iliklerime kadar hissetmiş olmam. Hava alanından otobüse binerek Milano merkezdeki Skala meydanına gittik. Skala opera binası, dünyanın en büyük tiyatro salonuymus .Karşısında Leanorda Da Vinci heykeli mevcut..Italyan mimarisi ; yağmurlu havadan mı bilemiyorum ama bana kasketli geldi.
.Meşhur Dom meydanında bulunan Dom kilisesi oldukça görkemli bir yapı. Bir kac fotoğraf da orda cekindikten sonra, sokaklarda yürümeye başladık.Kendimi Türkiye de alışveriş caddelerinden birinde hissettim.Mango, Zara, Versace, H&M ... Ama fiyatları Türkiye nin en az üç katı..Hem de aynı ürünler..Dükkandan başka birşeyin olmadığı sokaklar yormaya başlayınca buluşma yerine doğru yola koyulduk.Yollarda büfe tarzı bir şeyler aradık ki bir su alalım..Ama kime sorduysak Milano merkezdeki marketin olmadığını söylediler. Bu arada ıtalya insanları Türklere inanılmaz benziyor.Sorularıma  hep kibarca cevap veren İtalyanların bir diğer benzer özelliğide bilmedikleri yolu dahi tarif etme çabaları:) .Hatta bir tane bayana sorduk, hemen ordaki diğer İtalyan'larda devreye girerek tam bir Türk yardımseverliği ile marketi tarif ettiler..Baya bir süre yürüdükten sonra, halimiz kalmayınca otobüs hareket yerine market  bulamadan döndük. .Velhasıl kelam
Milano merkezde su içmek isterseniz 10tl verip bir kafe&barda içebilirsiniz ancak. Öyle bizim BİM lerimiz gibi 25kuruşa dükkan yok.Daha acısı da Türkiyede ki gibi, belediye tuvaleti, cami tuvaleti falan da yok...Hatta sokakta yaptıklarını daha önceden duyduğum ıtalyan erkeklerinden birini de bizzat gördüm.Adamlar işin kolayını bulmuşlar ... Bizse zor durumda kalırsak bir 10tl daha bayılıp bir kafenin tuvaletini kullanabiliriz...Ülkemizde ki gibi, abi rica etsem falan olmuyor burda...Yemeklerin içeriğine  güvenemedigimiz ve fiyatlarını da hiç beğenmediğimiz merkezden otelimize gelip, aç bilac evden getirdiklerimize saldırdık. Ne varsa ülkemde var diyor ve yatıyorum...Yarın Venedik...İyi geceler






2.GÜN VENEDİK



Kahvaltı
Milanodaki otelimiz şirin bir oteldi. İnternetin olmasının henüz bir lüks olduğunun farkında değildik.Bundan sonraki oteller  wifi şifresini 3 euro karşılığında bir günlüğüne vereceklerdi.İtalyan televizyon kanalları eşliğinde hazırlanıp kahvaltıya indik. İtalyada kahvaltılarda ana menü kruvasan...Bu otelde ekstra reçel,bal, çikolata,kek ,pasta falan da vardı..Daha önceden kahvaltı kültürlerinin olmadığını bildiğim için tedarikli gelmiştim.Evden getirdiğim peyniri zeytini de ekleyerek menümüzü güzelleştirdik ve kahvaltının ardından Venedik’e doğru yol aldık..İnanılmaz sisli ve serin bir hava vardı..Venedik iki kısımdan oluşuyor...Filmlere konu olan kısmına girmek için iskeleye gidip ordan küçük bir tekne ile yarım saat kadar gittik.
Maalesef sisin etkisiyle  manzara  hiç görünmüyordu. Bu durum başlarda beni üzse de aslında farklı bir atmosfer de kattığını şimdi Venedik'i gözümde canlandırınca farkediyorum İskeleye yanaşınca  sahil boyunca arnavut kaldırımlı yol ve tarihi binalar gözüme  çarptı...Venedik karnavalına denk geldiğimiz  için muazzam bir kalabalık ve orta çağ kıyafetleri, maskeleri ile onlarca insan...Maskeleri ve eldivenleri  ile ünlü olan şehre yıllar önce veba salgını gelmiş.Yüzlerini ve ellerini kapatmak için kullandıkları maskeler bu yüzden hüzünlü ve donuk yüzlü....Sonraki zamanlarda moda olan bu maskelerin ve kalabalığın arasından sahil boyunca yürüyerek  9. yy dan bu yana düklerin aldıkları kararları açıkladıkları  San Marco meydanından  Markus Katedralinini önüne geldik.Bu kilise 828 yılında bugünkü haliyle olmasa da inşa edilmiş.Üstünde  çeşitli mozaikler  ve freskler  var. Benim en çok dikkatimi çeken   ise Osmanlı kostümleri içinde bir gurup insan ve Venedikli tüccarların olduğuydu.Hz. İsanın  havarilerinden olan San Marco ,İskenderiyede, o dönemki müslümanların yaşadığı yerde defnedilmiş.Venedikliler de bir azizleri olsun diye Aziz San Marco’nun cesedini, domuz etlerinin arasına saklayarak Venediğe  kaçırmışlar. O dönemde henüz Osmanlının varolmamasına rağmen neden duvarda Osmanlı kıyafetli insanların resmedildiğini rehberimiz açıkladı.Çünkü freskler  Osmanlı döneminde yapılmış ve bildikleri müslümanlar Osmanlılar olduğu için , 9.yy arapları yerine 15.yy Osmanlı kıyafetlerini resmetmişler.

 Bu arada kıyıya yakın bir kanalın üstüne yapılmış denize bakan bir köprü var..İsmi Son veda köprüsü..Cezası ömür boyu esaret olan insanlar son  bir defa buradan bakmışlar yüzyıllarca..Buradan bakıp da kurtulan tek kişi var, o da Kazanova ...
Ayrıca tanıdık bir şey daha var meydanda,  o da iki tane dikilitaş..İstanbuldakinin aynısı...Bizans döneminde İstanbuldan sökülüp getirilmiş yıllarca idamlar burda yapılmış . Maskeli baloda gibi gezinen insanlar fotoğraf çekinmek istediğinizde çok memnun oluyorlar, etrafta müzik sesleri eşliğinde şehrin içine dalıp gondolcuların olduğu yere geliyoruz.
Bu şehre araba girmiyor..Kanallar üstüne kurulu.Şehrin-kanal sokaklarından- gondolla geçiyoruz..Keyifli ama 20 euro için çok kısa..


 
Sonra güzel manzaraya nazır bir yer bulup termoslarımızı ve nevalelerimizi çıkarıp arkadaşlarla birşeyler atıştırıyoruz..Biz böyle çay keyfi yaparken bulduğumuz sote yere yabancı bir çift geldi..Çocukcağız bozuldu biraz , kafasında planladığı sakin mekan dolu.Ama vazgeçmedi ve kanal manzaramıza nazır bir de aşk filmi izledik.( Biz böreklerimizi yerken  evlenme teklif etti )..Sonra ara sokaklarına ve pazar yerine daldık..Her köşesi fotoğraf malzemesi, çok güzel ve egzotik..Akşamüstüne doğru yorulduk ve boş bir kilise bulup biraz oturduk...Dinlenip  buluşma saatine kadar  tekrar dar ara sokaklara ve her sokağın sonundaki  köprülere  daldık..Teknemize binip otele koyulduğumuzda  yorgunluktan ayakta duramıyorduk...

3.Gün SLOVENYA-LJUBLJANA

3.Gün
SLOVENYA-LJUBLJANA


Venedik’teki otelimizde,o gün sadece kruvasan,reçel ,elma ve çaydan oluşan kahvaltıyı görünce  bir  kere daha peynir&zeytin getirmenin mutluluğu ile kahvaltımı yaptım.Daha sonra Slowenya’ya gitmek için yola koyulduk.  O gün otobüsün en önünde oturduğum için inanılmaz şanslı hissetim. Çünkü yol boyunca  Alp dağları eteklerindeki yeşillikleri, ahşap evleri ve yamaçlardan aşağı kayak yapan insanları seyretmenin zevki bambaşkaydı...Önce Bled gölüne nazır Bled Kalesine geldik.Bir tarafta yemyeşil ,tepesi karlı alp dağları, bir tarafta muazzam dinledirici Bled gölü ve gölün ortasında Bled adası.Bu güzel manzaraya veda edip  otobüsümüzle Bled gölünün kıyısına indik..Yakından da ayrı bir güzel olan göl kenarı iki km uzunluğunda. İster yürüyüş yap,ister bisiklet turu..İstersen de  banklarda oturup saatlerce izle..Önce bankın birine oturup termosumuzdaki çaylarımız içtik, böreklerimizi ördeklerle ve kuğularla paylaşarak manzaranın tadını çıkardık.Daha sonra kah yürüyüş yaptık,kah fotoğraf çekindik, kah oturduk...İtalya’ya kadar gelip de burayı da görmeliler diyen tur firmasına ayrıca teşekkür etmek gerek...Onca  tempodan sonra güneşli hava ,dingin su ve yeşillik vücudumuzu olduğu kadar ruhumuzu da dinlendirdi



.Ardından Slowenya’nın başkenti Lubjıana ‘ya doğru yol aldık.Şehir ,sanki şehir değil de adeta bir film seti gibi .....Tarihi binalar, sakin arnavut kaldırımlı sokaklar.çok şirin kafeteryalar bir harikaydı. Ortasından nehir geçiyor ve ben böyle şehirleri ayrı seviyorum ....Meydanında bulunan bir anıt gibi bir yapının basamaklarına oturmuş üç genç müzisyen  hareketli ve sıcak bir şarkı söylüyorlardı..Adeta bir filmin içindeydik ve o da film müziğiydi.





Sonra rehberimiz bizi ekmek içinde çorba ikram edilen bir lokantaya götürdü..Burası da ayrı sıcak ve otantik bir mekandı ve çorbada hakikaten lezzetli..Ayrıca İtalya fiyatları ile karşılaştırılamayacak kadar uygun...Ardından kendimizi çay boyuna ve sokaklarına attık. Sokağın sonuna doğru kapısından girerken zil çalan dükkanlardan birine girdik.Dekorasyonu,ahşap ürünleri, küçük porselen şirin fincanları...Burası da  film setinin devamı gibiydi..Yollarında fotoğraflar çektik ,sokaklarında gezindik ve doyamadan veda ettik.İstanbul’dan direkt uçuşlar varmış ve oteller çok uygunmuş..Tekrardan gelmeyi ve tüm Slowenya’yı görmeyi çok arzu ediyorum...Sıcak kanlı insanları ve sakinliği ile huzur aradığınızda kaçabileceğiniz bir yer..
 






4.GÜN FLORANSA

4.GÜN
FLORANSA





Venedikteki otelden ayrılıp Floransa’ya doğru yola koyulduk..İtalyanca  Frenze ismini bir çiçekten alıyor. Görkemli tarihi  binaları,etkileyici tarihi olmasına rağmen nedense İtalya turunda havızamda en az yer eden şehir Floransa ...

Gezi boyunca bir de fotoğraf arkadaşı edindim..Sanırım en çok Floransa’ da rehberi dinlemek yerine fotoğraf çektirmeye dalmışım..Adamlar Roma imparatorluğunun çok tanrılı dinini sapıkca bulduklarından Roma eserlerini üzerine kilise yanlarına sürekli heykel dikmişler.Bizzat kilise tarafından yapılan heykeller neden hep çıplak diye merak ettim doğrusu..


Floransa diyince aklıma en çok Medici ailesi geliyor.Çünkü bu kısımları iyi dinledim,ayrıca da okuyunca sizi biraz bilgilendireyim J.Mediciler  yıllarca o bölgeyi yönetmiş,ileri düzeydeki  bankacılıksistemini kurmuş ve çok zengin olmuşlar..Ancak zenginliklerini sanat, bilim ve edebiyat alanında da değerlendirmişler.Leonardo Da Vinci,Michelangelo gibi sanatçıları korumaları altına almışlar, ‘’Dünya yuvarlak ‘’dediği için kilise tarafından aforoz edilen Galileo yu Floransaya davet etmişler. Ayrıca keşfetmek için yola çıkan Amerigo Vespucci  de Medicilerin himayesindeymiş. Ünivesteler,sanat merkezleri  kurarak o dönemde Floransaya sanatçı ve bilim insanı akmasını sağlamışlar.İlerleyen yıllarda zamanın ünlü papazının vaazlarının etkisiyle kışkırtılan halk Medicilerin sonunu  getirmiş...

Mediciler halk tarafından sevilmemeye başlandıkları  zaman tüm binaları birbirine  bağlayan köprüler, kapalı balkon gibi geçit sistemleri yapmışlar.Böylece halka karışmadan istedikleri yere gidebiliyorlarmış..



Ponte Vecciho




Hatta 2.Dünya savaşında yıkılmadan kalan tek köprü olan Ponte Vecciho köprüsü de bunun için yaptırılmıştır.





Mona Lisa nın Resmedilgiği Yer
Ayrıca Michelengelo,Galileı,Machiavelli ve Dante’nin mezarları Di Santa Croce Kilisesinde bulunuyor . Ayrıca da Monalisa nın resminin yapıldığı evi de görme imkanı bulduk.Karısının resmini Leanorda Da Vinci ye yaptırmak isteyen bir tüccar, karısını olduğundan çirkin yaptığını öne sürerek almaktan vazgeçmiş. Bence spekülasyon ama neticede oralarda bir yerlerde yapıldığı kesin.

Davut Heykeli

Açık hava müzesi gibi olan şehirde her yerde yüzlerce eser var..Bunları vikipediadan da bulabilirsiniz.Şehrin hissetirdiğine gelince , derin bir tarih...Adım adım tarih..İtalyanlara bu konuda hakikaten saygı duydum.Şehir yüzyıllardır ,ekleme çıkarma yapılmadan korunmuş...Adeta orta çağda gezinmek gibi ama bu çağın modernitesine sahip...




Duamo
Arno Nehri

Benim için kasvetli gelen kahverengi ve grinin hakim olduğu şehir merkezinin hemen ilerisinde,Arno nehri manzarasına nazır köprü üstünde  oturduk ..Eskimiş tarihi yapılar ve sarı sıcak renkler dinlendiriciydi..


Rehberimizin eşliğinde güzel bir pizzacıya gittik.

.Kişi başı ikişer euro oturma paramızı ödeyerek fiyatını hakeden lezzetli, bir pizza yedik. Daha sonra da Senegalli  seyyar satıcılardan birinden selfi çubuğu alıp meydana geldik.
Adem İle Havva





Meydanda arkadaşımla  kendi etrafımızda dönerek fotoğraflar çektik..


       Bangadeş li tatlı bir kızdan da bir çanta alıp        buluşma yerimiz olan Duamo meydanına   gittik. Bu arada İtalya’da tüm seyyar satıcılar Senagalli,Bangadeşli  zenciler..




                                                      Özellikle Pisa yakınlarındakilerden oraya gelince bahsedicem. Hareket saatine kadar şu an hatırlayamadığım  ama o an cevap verebildiğim katedral üstündeki heykellerin adlarını, anlamlarını orda bekleyen arkadaşlarla konuştuk..Sanırım  günlerce konuşulabilcek kadar uzun bir konu ...




Floransa ; sanat tarihi açısından muhakkak görülmesi gereken bir yer..  Bu  gri şehri; güzel,etkileyici ,hüzünlü ama bir o kadar soğuk ve mesafeli  bir ortaçağ kontesine  benzettim .. O gün güneşin olmaması nedeniyle mi, yoksa yaşanmışlıklarının etkisiyle mi  böyle hissettim  bilemiyorum ama Floransa diyince aklıma bu kadın ve elinde bir çiçek gelecek...




5.GÜN PİSA KULESİ-SAN GİMİGNANO-SİENA

5.GÜN


PİSA KULESİ

 Floransa gezisinden sonra Montecatini adlı küçük  bir yerleşim yerindeki otelimize geldik.Otel üç yıldızlı olmasına rağmen Türkiyedeki pansiyonların kalitesinde. Avrupa da hizmet sektöründe ciddi sıkıntı olduğunu duymuştum...Asansöre bir kişi ve bir bavul sığabiliyor ayrıca oldukça dar ve eski..Buzdolabı yok ama balkonu var. Kış günü o da işimi gördü. Balkonun kapısı ve penceresi yeşil metal pancurlu..Burada evler,oteller hep yeşil ve sarı pancurlara sahip.Sabah kahvaltıya inince bir gece önceki otel için düşündüklerimi unuttum ve otele haksızlık ettiğimi düşündüm.İki gündür ki kruvasan menüsünden sonra kahvaltı harika geldi.Haşlanmış yumurta,domates, bal,reçeller, peynir ..Ayrıca  girilmesi zor olsa da wifi şifresi bedava..Bu durum birden lüks gibi geldi...Kahvaltıdan sonra meşhur Pisa kulesine doğru yol alıyoruz..Otobüsteyken yağmur başladı. Allahtan yanımda şemsiyem var diye düşünürken,aklıma Türkiye’de olsa hemen şemsiye satıcılarının ortaya çıkacağı geldi.Otobüsten inince ne göreyim, bir sürü Senegalli zenci  satıcı ,italya resimli şemsiyeler satmaya çalışıyor..İtalya’ya göre fiyatları oldukça iyi. Çok fakir görünüyorlardı,’’merhaba kardeş’ diyorlar, selam veriyorlar,rahatsız edici satıcılardan kesinlikle değiller.Samimi  ve içten geldiler doğrusu..Kuleye doğru yürürken sağlı sollu yol üzerinde hediyelik eşyalar satan seyyar arabalar ve zenci satıcılar duruyor. Türkiye bayraklarını da asmışlar Hoşgeldiniz diyerek karşılıyorlar...Kuleden dönünce alırız diyerek  alana girdik.

 Ben hep şehir merkezinde tek başına bir kule bekliyordum. Bu ise bizdeki külliye tarzı cami-minare-medrese gibi , kule-vaftizhane-kilise üçlüsüydü .Yerin kumlu olması ve mimari hata neticesinde kule zamanla eğilmiş ..Geçen yıllarda tamamen yatma tehlikesi doğmuş ve bu eğimi korumak için inanılmaz masraf yapmışlar.Aslında bir çok kuleden farklı olmamasına rağmen milyonlarca turisti kendine çekmeyi başaran bir yapı olmuş..Kalan kısa süremde bir kaç tezgahın önünden gözüme takılan şeylerden alıp,buluşma noktasına ilerledim. Otobüse biner binmez herkesin aldıklarını görünce , doğru düzgün bir şey almamış olduğumu farkettim. İtalya’ya gelince hediyelikler kesinlikle burdan alınmalı. Diğer şehirlerin en az yarısı fiyata alınabiliyor. Almadığım şeylerin hüznü ile San Gimignano ya doğru yol aldık.


SAN GİMİGNANO


Buraya girdiğim anda büyülendim..Küçük bir ortaçağ kasabası görünümünde olan şehre ,yüksek taş bir girişten geçililerek  giriliyor.Girişin ortasında bulunan yaklaşık elli cm lik metal sütun , ancak yayaların geçebileceği  şekilde duruyor.Araba girmesine imkan yok diye düşünmüştüm ki bir araba geldi, uzaktan kumanda ile demir sütun yerin altına girdi ve sonra tekrar yükseldi..Anladım ki sadece yabancı arabalar giremiyor.Şehir adeta yaşayan bir müze..Meydanı, sokakları, tarihi binaları muazzam güzel..


                                                                                                                                                                                                                                              Dünyanın en iyi dondurması seçilen yerden de dordumamızı alarak ferah ve etkileyici şehri gezinmeye başladık..Her köşesi,havası,sakinliği beni mest etti diyebilirim...











SİENA
palio yarışlarının yapıldığı meydan
Siena San Giminanodan daha büyük bir yer. Arabayı parkettikten sonra şehre girdiğini sanıyorsun ama labirent gibi olan şehirde ilerlerken sokaklarına hayran kalmamak elde değil..Her sokak ayrı bir tarihi eser..Sokakların adları da ilginç..Örneğin salyangoz mahallesinin duvarında salyangoz kabartması, kaplumbağa mahallesinde kaplumbağa  kabartması var..Siena meydanına geldiğimizde nutkum tutuldu..Kızıl bir meydan, saat kulesi ve her yıl palio yarışlarının yapıldığı (at yarışları) bu alanın adı Piazza del Campo..Bu yarışlar onlar için kutsal denecek kadar önemli.Mahalleler aralarında da yarışıyorlar...

ilk banka











            HattaSalyangoz mahallesinden biri , başka bir mahalleye taşınsa , eski mahallesinin bayrağını falan açamazmış. Bu hareket Galatasaray Fenerbahçe maçında yanlış türübünde oturmaya benzer deniliyor..Meydan çukur bir tabak gibi,Kenarlarında durup meydanı izledikten sonra ara sokaklara ilerliyoruz. Tarihdeki ilk bankayı görüyorsunuz.Ve duvarlarında da o dönemdeki banka müdürlerinin kafalarını..Adamlar bunun da heykellerini yapmışlar..Hatta tarihteki ilk  dişçi  amblemi olan ve halen duran  Roma devrinden kalma kabartma bile mevcut..
Siena büyüleyici bir şehir..Nasıl böyle koruyabildiklerine hayret,şakınlık ve  derin bir saygı  duyuyorum..Orta çağ sokaklarında gezerken baktığın bir dükkan içeriye girdiğinde Zara, Mango ya da herhangi bir market olabiliyor...Muazzam bir şey..Tarihi ve bugünü böylesine bir hassasiyetle yoğurmaları tek kelime ile harika...İnsanlar hala ortaçağ evlerinde yaşıyorlar.Dışına dokunmadıkça evlerinin içini dekore etme özgürlükleri var.Dar sokaklardaki tüm arabalar tabiki küçücük.Çünkü herkes evinin alt katındaki,eskiden ahır olan yere parketmek zorunda..Başka alan yok..Akşama doğru meydana dönüp oturdum..Termosumda kalan çayı doldurup çikolatamın eşliğinde manzaranın tadını çıkardım.Orda öylece bir kaç gün kalabilirdim...Siena  İtalyaya kadar gidildiyse görülmeden dönülmeyecek kadar etkileyici bir şehir...